Bazı kitaplar bir olay anlatmaz; bir ruh hâlinin içinde dolaştırır insanı. Aramızdaki En Kısa Mesafe de öyle bir kitap. Okurken sürekli şu hissin içinde kaldım: Sanki biri yüksek sesle konuşmuyor ama zihninin içi açık kalmış ve ben o odalarda...
Bazı kitaplar bir olay anlatmaz; bir ruh hâlinin içinde dolaştırır insanı. Aramızdaki En Kısa Mesafe de öyle bir kitap. Okurken sürekli şu hissin içinde kaldım: Sanki biri yüksek sesle konuşmuyor ama zihninin içi açık kalmış ve ben o odalarda dolaşıyorum.
Barış Bıçakçı’nın karakterleri büyük şeyler yaşamaz aslında. Kimse dramatik biçimde yıkılmaz, kimse kahramanca kurtulmaz. Ama küçük anların içindeki o tuhaf ağırlık var. Bir masada oturmak, birini düşünmek, bir cümleyi söylemeyip içinde tutmak… Kitap tam olarak bu anların içinden ilerliyor.
Bana en çok şu duyguyu hatırlattı:
İnsan bazen birine çok yakındır ama yine de arada görünmeyen bir mesafe vardır. Fiziksel değil, ölçülebilen bir şey değil. Daha çok zihnin içinde duran bir boşluk gibi. Ve bazen o mesafe, şehirler arası uzaklıktan bile daha büyüktür.
Kitabı okurken sık sık şunu düşündüm:
Belki de insanlar arasındaki en kısa mesafe gerçekten konuşmak değildir. Bazen sadece aynı sessizliğin içinde oturabilmektir.
Barış Bıçakçı’nın dili de tam buna uygun: sakin, gösterişsiz ama içten içe çok yoğun. Okurken insanı zorlayan bir anlatım yok ama bittikten sonra zihinde küçük küçük yankılar bırakıyor. Sanki kitap kapandıktan sonra asıl düşünme kısmı başlıyor.
Benim için bu kitap bir hikâyeden çok bir duygu kaydı gibiydi.
Birinin iç dünyasından düşen notlar gibi.Sessiz ama kalıcı.
Ve sanırım kitabın adı da tam bunu söylüyor:
İnsanlar arasındaki en kısa mesafe bazen bir adım değil,
bir anlayış anıdır.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!