Tarık Tufan; modern zaman insanının iç dünyasını, yalnızlığını, hayal kırıklıklarını dert edinmiş bir isim. Bütün eserleri bu varoluş sancılarının çığlıkları ile dolu. Bazı eserlerinde karakter ismi bile yok fakat ruhunuzun en derinine o isimsiz...
Tarık Tufan; modern zaman insanının iç dünyasını, yalnızlığını, hayal kırıklıklarını dert edinmiş bir isim. Bütün eserleri bu varoluş sancılarının çığlıkları ile dolu. Bazı eserlerinde karakter ismi bile yok fakat ruhunuzun en derinine o isimsiz karakterler ile darbe indirmeyi çok iyi başarıyor. Düşündürtüyor, sorgulatıyor, ağlatıyor. Yazarımız İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden mezun ve Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü’nde Sosyoloji alanında yüksek lisans yapmış. Dolayısıyla kaleminin ve zihninin altyapısını buralardan beslemiş diyebiliriz. Zaten eserlerini okurken felsefe ve tasavvuf buram buram hissediliyor. Kitaplarında bolca metafor kullanan bir isim. İncelemesini yaptığım kitapta da birazdan bahsedeceğim üzere bol bol metafor var ve yazarlık serüveninde ilerledikçe Tarık abimizin metafor kullanma dozu da artıyor gibi geldi bana. :)) Kitaba geçeceğim yavaş yavaş ama nerden başlasam inanın bilemiyorum… En iyisi kitabın girişindeki “Prolog” dan başlayayım… Güneşin batıdan doğduğu, İstanbul Boğazı’nda dev bir yangının çıktığı, fırtına, duman, havaya karışan kimyasal kokuları gibi dehşet verici sahnelerin olduğu bir kıyamet günü tasviri ile başlıyor kitap. Fakat bu kıyamet aslında bir metafor. İnsanların içindeki cehennemin tasavvuru. “Kıyamet meleği epey gecikmişti, çünkü insan kendi cehennemini çoktan yaratmıştı.” diyor yazarımız… Ve İstanbul’da böyle bir kıyamet günü en son 100 yıl önce yaşanmıştı diyerek kitabın içeriğine göz kırpıyoruz… Şöyle ki: Kitabımızın iki anlatıcısı var. Birisi günümüzde geçen hikayenin anlatıcısı Halide… Diğeri ise Osmanlı’nın son dönemlerinde, bir zindanda idamını bekleyen Derviş Ali… İkisi de sırayla kendi hikayelerini anlatıyorlar ve kitabın sonunda bu iki hikaye yine metaforik bir şekilde bağlanıyor… Halide, Canfeda Konağı’nda kardeşlerini bekliyor. Onlarla son bir gece geçirip içinde kalan yüzleşmeleri yapabilmek, ruhunu azad edebilmek için… Derviş Ali ise ölüme ramak kala kalbinde büyük aşkı, aklında dostu Üstad Zonaro’dan gelebilecek yardım ihtimali ile geçmişini, işlediği günahları düşünüyor… Böylece başlıyoruz onlarla beraber nefes almaya… Aile… Birçoğumuzun içindeki yaraların neredeyse tamamının temelinde aile travmaları var. Anne baba sevgisi eksik olunca hiçbir zaman tam olamıyorsunuz. Hayatınızda yaptığınız ve yapamadığımız bütün tercihlerin altında, verdiğiniz kararların altında, aşk hayatınızda sizi paramparça eden hatalarınızın altında bile hep bu eksiklik, hep bu boşluk yatıyor. Halide, Cihangir, Zeliha ve Nihal kardeşlerin üzerinden yazarımız bunu o kadar güzel anlatmıştı ki mutlaka birinin hikayesinde kendinizi bulacak ve gözyaşlarınızı tutamayacaksınız. Şermin Yaşar Şermin Yaşar ’ın Söyleme Bilmesinler Söyleme Bilmesinler ’i ile benzer yönler vardı biraz bu hikayede, ki o kitabı da okumadıysanız kesinlikle tavsiye ederim… Halide… Yalnızlığın kraliçesi… Gece açan çiçeğim benim… Sana ayrı bir paragraf ayırmasam olmazdı… Evin en büyük çocuğu, annesinden zerre sevgi görmeyen, sürekli azarlanan hor görülen; nahif ruhlu, güzel kalpli melek… Babanın vefasızlığı, sevdiğin adamın karaktersizliği… Bütün bunlara rağmen kardeşlerine anne olmaya çalıştın, kendi yaralarını içindeki yalnızlığa itip hep sevdiklerinin derdine derman olmaya çalıştın sen. Ama sonunda sevgiyle sulanmayan her çiçek gibi soldun. Sevecek sandıkların, seviyor sandıkların kurumuş topraklarına su değil, zehir damlattılar. “Gerçeği anlamakta geç kalmak, insanın en hazin düşüşüdür.” diyorsun 102. sayfada.. Keşke gerçekleri zamanında anlayabilseydin be Halide’m, keşke… Dedim ya kitapta çok fazla metafor var diye, bunların en büyüğü konaktaki kilitli olan ve 16 yıldır hiç açılmamış odaydı. Kardeşler toplanınca o odanın kilidini açıyorlar ve kalplerinin derinliklerinde kalmış sırlar ortaya saçılıyor. Birer birer yüzleşiyorlar bunlarla.. Yazarımız bence bu metaforla bizlere demek istiyor ki kendi hayatınızdaki kilitli odaların kapısını açın ve yüzleşin. Ancak o şekilde ruhunuzu azad edebilirsiniz… Belki de modern insanın yalnızlığının en büyük sebeplerinden birisi içindeki kilitli odaları açıp gereken yüzleşmeleri yapamamasından kaynaklanıyordur. Ne dersiniz? Tarık Tufan bir söyleşisinde: “Teknolojik olarak çok ileri düzeyde bir iletişim çağında yaşamamıza rağmen, insanların gerçek anlamda en az iletişim kurduğu zamanlardayız. Herkes herkesle bir etkileşim içinde fakat kimse kimseyi anlamıyor, anlamaya çalışmıyor bile. Gerçek iletişim, karşındakini anlamaktır.” diyor. O kadar doğru bir tespit ki… İnsanın cehennemi zaten anlaşılmamak değil midir? Herkesin sosyal medyada çok mutlu göründüğü fakat kendi içlerinde mutsuzluk ile huzursuzluk ile iç sancıları çektiği bu ikiyüzlü dönemde; sizi gerçekten anlayan, anlamak için çaba gösteren birisi varsa onun kıymetini bilmek gerekiyor bence. Huzurun anahtarı kıymet bilmekte. Kitabımız bu anlamda da sorgulatıyor sizi. Çünkü bir insanı kaybederseniz bir daha asla eskisi gibi olmuyor, olamıyor… Biraz da Derviş Ali ile Osman