Kendimi tanımadan konuşmaya başladım insanlarla.
Sanki kelimelerim benden önce bir yere varacak, ben onları takip edecektim.
Oysa her anlattığım şey, içimde biraz daha boşluk açtı.
Şifa diye umduğum her cümle, dert olarak geri döndü.
Bazen hâlâ...
Kendimi tanımadan konuşmaya başladım insanlarla.
Sanki kelimelerim benden önce bir yere varacak, ben onları takip edecektim.
Oysa her anlattığım şey, içimde biraz daha boşluk açtı.
Şifa diye umduğum her cümle, dert olarak geri döndü.
Bazen hâlâ yapıyorum.
Hiç olmayan insanlara kendimi anlatıyorum.
Beni anlamayacaklarını bildiğim hâlde,
sanki anlatmazsam içimde bir şey çürüyecekmiş gibi konuşuyorum.
Bu bir bağ kurma isteği değil.
Çünkü bağ kurmak, karşılıklı bir şey.
Benim yaptığım daha çok,
içimde taşanları bir yere bırakma ihtiyacı.
Belki de kendime ulaşamadığım yerlerde,
başkalarının kulaklarını geçici bir ayna gibi kullanıyorum.
Onlar beni tanısın diye değil;
ben, kendi sesimi dışarıdan duyabileyim diye.
Ama her seferinde aynı sessizlik…
Anlatıyorum, rahatlamıyorum.
Açılıyorum, kapanamıyorum.
Ve sonra kendime kızıyorum:
“Niye yine yaptın?” diye.
Belki cevap şu kadar basit ve bu kadar ağır:
İnsan, kendine dokunamadığı yerden başkasına uzanıyor.
Ve bazen umut, akıllıca değil;
sadece yalnızlığa dayanma biçimi.
Bir gün,
kendime anlatabildiğim gün,
başkalarına bu kadar çok konuşmam gerekmeyecek.
O zamana kadar kelimelerim dağınık,
umutlarım temkinli,
kalbim ise hâlâ öğrenme aşamasında olacak.
Ve bu da bir hâl…
Geçici olmayı hak eden bir hâl.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!