Kamelyalı KadınKamelyalı Kadın , Paris’in gözde “yosmalarından” biri olarak tanıtılan Marguerite Gautier ile ona delice bağlanan Armand Duval’ın hikâyesi etrafında kuruluyor. Romanın içinde “satılık kadın” olarak anılan Marguerite, Paris...
Kamelyalı KadınKamelyalı Kadın , Paris’in gözde “yosmalarından” biri olarak tanıtılan Marguerite Gautier ile ona delice bağlanan Armand Duval’ın hikâyesi etrafında kuruluyor. Romanın içinde “satılık kadın” olarak anılan Marguerite, Paris sosyetesinde güzelliği, gösterişi ve aynı zamanda kırılgan sağlığıyla bilinen bir figür. Anlatıcı konumundaki yazar, bu aşkın hem dışarıdan tanığı hem de Armand’ın yaşadıklarını birinci elden dinleyen kişisi hâline geliyor. Olan biteni kendi gözlemleriyle ve Armand’ın aktardıklarıyla bir araya getirip metne dönüştürüyor. Bu açıdan roman, hem kurmaca hem tanıklık karışımı bir yapı hissi veriyor. Armand genç, kolay incinen, gururu hassas bir karakter. Marguerite’e duyduğu aşk hem coşkulu hem de ağır bir yük gibi omzunda duruyor. Aşkı derin ama özgüveni kırılgan. Sevdiği kadının geçmişi ve Paris’in gözlerinin üzerinde olması, bu sevgiyi açıkça yaşamasını engelliyor. Hikâyeyi okurken göreceksiniz, hiçbir insanın kolay kolay kaldıramayacağı sahnelerden geçiyor. Saklamaya çalıştığı birçok duyguya sürükleniyor; utandığı, kıskandığı, ezildiği bir aşka dönüşüyor bu. Bu kırılganlık Armand’ı yalnızca Marguerite’ten değil, kendisinden de kaçan bir adama çeviriyor. Aşkını taşıyamadığı için aşk acıya dönüyor. Sevdiğini sahiplenmeye çalıştıkça kendi içinde un ufak oluyor. Marguerite dışarıdan bakıldığında neredeyse kusursuz bir gözde kadın figürü. Fakat roman ilerledikçe, yüzeydeki bu gösterişin altında ne kadar kırılmış, yorulmuş ve yaşamla pazarlık eden bir kadın olduğu ortaya çıkıyor. Hem bağımlı hem de bu bağımlılıklarından kopmaya çalışan güçlü biri; hem teslim olmuş hem direnen biri. Sahne ışıkları altında hayatın içinde bir oyuncu gibi görünürken, özel hayatında yalnızlıkla ve hastalıkla boğuşuyor. Kendini kandırmayan, hayatın ona verdiği rolü zorunluluktan oynayan bir kadının sertliği var onda. Dumas onu romantik bir fantezi olarak değil, insanın taşıdığı bütün çatlaklarla anlatıyor. Marguerite tam anlamıyla gri bölgede kalan bir karakter. Maguerte’yi okudukça ister istemez Sıfır Noktasındaki Kadın Sıfır Noktasındaki Kadın'daki Firdevs geliyor aklıma. İkisi de farklı coğrafyaların, farklı çağların kadınları ama aynı yerden kanıyorlar; erkek aklının kurduğu bir dünyada bedel ödemeden var olmanın mümkün olmadığı yerden. Sıfır Noktasındaki Kadını okuyanlar Kamelyalı Kadını okuduklarında ne demek istediğimi anlayacaklardır. Ya da tam tersi: Kamelyalı Kadını okumuş ama Sıfır Noktasındaki Kadını okumamış olanlar okuduklarında. Ve yazar bunları romantize etmeden, süslemeden veriyor. Alexandre Dumas (fils) Alexandre Dumas (fils) belki bu ruh hâlini uzaktan izlememiş, içine girmiş. Kadını yalnızca acı çeken bir figür gibi değil, düşünen, tartan, vazgeçen bir özne olarak yazmış. Bu da hikâyeyi melodram olmaktan çıkarıp vicdanın önüne koyuyor. Buradaki kadınlık hâli kurmaca değil; tanıdık, rahatsız edici ve fazlasıyla gerçek. Okurken böyle not almıştım. Hikâyeyi okurken sanki bir romandan değil, bir hayatın içinden geçiyoruz. Bir karakteri izlemiyoruz; bir insanın içine düşüyoruz. Ne yaşadığını değil, nasıl dayandığını öğreniyoruz. Acıları bir olay örgüsü olarak değil, bir ruh hâli olarak yaşıyoruz. Hangi gece neye katlandığını, hangi suskunluğun altından ne çıktığını, hangi gülüşün ardında neyin saklandığını yazar göstermiyor; sadece içimize bırakıyor. Karakterler sanki başucumuzda nefes alan insanlar gibi. Onları anlamıyoruz, tanıyoruz. Trajedilerini seyretmiyoruz, paylaşıyoruz. Buradaki güç, yaşananları aktarmakta değil; yaşananların insanı nasıl parçaladığını duyurmakta. Roman tam da bunu yapıyor. Hikâyeyi takip ederken Armand’ın söylediği şu cümleye takıldım: “Size anlattığım gerçek ve basit bir öykü. Ayrıntılarının aralığına, gelişmelerinin basitliğine hiç dokunmuyorum.” (s.136) Kitabın başında da yazar, bu hikâyenin gerçekliğinden ve tanık olduğu bir yaşamı aktardığından söz ediyordu. Bu noktada durup düşünmemek mümkün değil. Eğer tüm bunlar kurmacaysa, Alexandre Dumas (fils) Alexandre Dumas (fils) böylesine canlı, böylesine kanlı-canlı bir gerçekliği sıfırdan kurduysa, tek kelimeyle helal olsun. Çünkü anlattığı şey bir hikâye gibi değil; yaşanmış bir hayat gibi akıyor. Ve Aleksandre Dumas Fils’le ilgili tek bir şey söyleyebilirim: Tam bir babasının oğlu ( Alexandre Dumas Alexandre Dumas) . Ve bem; Hikâyeyi çok merak ediyordum ama o kadar sarsıldım ki okumaya birçok kez devam edemedim. Kitabı açtım, bir bölüm okudum, iki bölüm okudum, yine kapattım. Tekrar açtım, bir bölüm okudum, kapattım. Bu duygu durumunda normalde bir çırpıda okuyacağım kitap uzadıkça uzadı. Okumadığım zamanlarda bile kafamda farklı sorgulamalar dönüp durdu. Etrafımda “bu kitabı sen de oku, Armand’cığım” diyebileceğim birkaç kişi var ama elbette böyle bir şey yapmayacağım. Yine de ara ara kendimede “sen de yak bir sigara Armand’cığım” dediğim yerler oldu. Sıfır Noktasındaki Kadın’daki Firdevs’in sevgililer ve evlilik üzerine söyledikleri burada da çarptı beni; o kadar doğru, o kadar sert ve gerçek s
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!